Kur’an Araştırmaları Meal Okuma ve Anlama Programı
Ramazan, Rabblerinden kullarına bir hediyedir. Ramazan bizi O’na götürecek ve O’na yaklaştıracak her şeyi taşımaktadır. O halde, Ramazan ile birlikte ne yapmalıyız?
Ramazan Ayını şerefli kılan, insanlara yol göstermek için gelen Kur’an’ın bu ayda indirilmeye başlanmış olmasıdır. O halde bu ayda, Kur’an’ın mesajı anlaşılmalı ve meal hatim edilmelidir.
Birr Mektebi olarak bu ayda hedefimiz Rabbimizin indirdiği Kur’an’ın mesajını hakkıyla anlayabilmek ve yaşayabilmek, hakiki imana ulaşmak ve salih ameller işleyebilmek için yüksek çaba göstermek.
Ramazan Ayı yalnızca oruç ayı değil aynı zamanda Kur’an Ayı’dır da. Farz olan orucumuzu tuttuğumuz gibi Rabbimizin bizlere indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’i mealinden de okumamız ve anlamamız gerekir. Tabi ki sadece meal okumak yetmez hatta Kur’an mealini düz bir kitap okuyormuş gibi okumak ilmi ve manevi bir eğitimden geçmemiş kişiler için daha tehlikeli olabilir.
Bu sebeple biz de Meal okumanın, Kur’an araştırmaları yapmanın inceliklerini, önemini vurgulamak ve pratiğe dökmek için Ramazan Ayı boyunca Telegram kanalımızda her sabah Kur’an Araştırmaları çetelesini ve her akşam saat 22:00’da araştırma sonuçlarımızı sizlerle paylaşacağız. Siz de aşağıdaki linke tıklayıp telegram kanalımıza katılabilirsiniz:
Birr Mektebi Telegram Kanalımıza Katılmak İçin Tıklayınız! 🥰
Peki, Kur’an Araştırmaları programı nasıl uygulanacak?
Ramazan’ın 1.Günü üzerinden örnek uygulama gösterelim:

- Adım: Her sabah yukarıda örneğini gördüğünüz çeteleyi Telegram ve Instagram sayfamızda paylaşacağız.
- Adım: Çetelemizde yer alan meal araştırma ödevini dikkatlice okuyup not edelim.
- Adım: Çetelede yer alan cüz numarasına göre mealimizi okuyalım.
- Adım: Okumamızı bitirdikten sonra ayetleri bulalım açıklaması gerekiyorsa yapalım.
- Adım: Her akşam saat 22:00’da notlarınızı Telegram kanalımızda bizlerle paylaşabilirsiniz.
Meal Okumak İçin Hangi Kitapları Tercih Etmeliyiz ? En İyi Meal Kitapları Hangisidir?
Mutlaka okumanızı tavsiye ettiğimiz Kur’ân-ı Kerim Mealleri sırayla şunlardır:
- Veli Tahir Erdoğan, Kur’ân Bana Ne Diyor? Açıklamalı Meal
- Mahmut Kısa, Kısa Açıklamalı Kur’ân-ı Kerim Meali
- Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l Furkân Tefsirli Meali
- Ali Bulaç, Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Anlamı
İmkanınız varsa bu kitaplardan birini temin edip Ramazan’da bitirmenizi tavsiye ederiz.
Veli Tahir Erdoğan’ın Meal Okuma Rehberi
Meal Okurken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Bu başlık altında meal okurken bilinmesinde fayda gördüğümüz hususları bu bölümün özeti olarak kısa maddeler halinde sunacağız.
- Meal, Allah kelamı değil, insan sözüdür. Allah’ın kelamı Arapça olan Kur’an metnidir.
- Mealdeki bütün eksik ve kusurlar, kesinlikle Kur’an’a değil, onu hazırlayana aittir.
- Meal metinleri, Arapça ayet metinleri gibi değildir, her türlü itiraza açıktır.
- Meallerden hüküm çıkarılamaz. Hüküm çıkarma niyetiyle de okunamaz.
- Arapça aslı varken, mealden hüküm çıkarmaya çalışmak, başlı başına bir eksiklik sebebidir.
- İslâm’ı yaşama noktasında temel hükümler bellidir.
- Peygamber Efendimizin uygulamalarını çerçeve yaparak, yöntem ve hikmet noktasında yeni şeyler söylemek mümkündür.
- Kur’an bütündür. Ayet parçadır. Ayetler üzerinde bir değerlendirme yapmadan önce, parçalara Kur’an bütünlüğünde bakmak gerekir.
- Her ayet, herkes tarafından anlaşılmayabilir. Anlama eylemi kişinin alt yapısı ile doğru orantılıdır.
- Ayetleri önce nefsimize okumak gerekir.
- Mealler arasında farklar görülebilir. Bu farklılıklar metne zenginlik katıyorsa güzeldir. Eksiklik katıyorsa, düzeltilmesi gerekir.
- Kur’an’ın indiği zaman dilimi ile alakalı tarihi arka plan ne kadar iyi bilinirse, mealden istifade o oranda artar.
- Günlük beş vakit namazda okuduğumuz ayetlerin manasına vakıf olmak icin, onların meallerini düzenli olarak okuyabiliriz.
- Meali, -imkan varsa- Kur’an’a bizden daha çok vakıf olan kişilerle birlikte okumayı tercih etmeliyiz.
- İmkan varsa, meali tefsir kitapları ile birlikte takip etmeliyiz.
- Kur’an’ın ayrıntı vermediği yerlerde mesajı: “Önceliğin bunlar olmasın” şeklinde anlamak gerekir. Bundan sonrası meal okumada belli bir alt yapısı olanlar için,
- Belli bir seviyeden sonra, Kur’an diline aşina olmak için, ilgili ayetle alakalı olarak önce meali, sonra ayetin Arapça metnini, sonra bir kere daha meali okuyabiliriz.
- Farklı okuma teknikleri uygulanabilir; önce düz, sonra nüzul sırası, sonra konu konu…
- Kâfirlerden, müşriklerden, münafıklardan bahseden ayetleri okurken, -hamd olsun ben böyle değilim ama- acaba bende bunlara ait sıfatlar var mı?” diye nefis muhasebesi yapmak faydalı olabilir.
- Ayetler karşısında nefsimizi muhatap yapmalı, “Bu ayet bana ne diyor?” sorusu üzerinde yoğunlaşmalı.
- Peygamber kıssalarında kendini özne yaparak okuma tekniği uygulanabilir.
- Belli aralıklarla meal okumanın sağlaması yapılabilir; “Kur’an bilgim artıkça, ona denk olarak amellerim ve uygulamalarım da artıyor mu?”
- “Yaşayan Kur’an” olma niyeti ile Kur’an okumak gerekir.
- Kur’an okumak, okuyanı, yumuşak huylu, merhametli ve sosyal hale getirmelidir.
- Kur’an okuyan, okumasına rağmen kaba, merhametsiz ve izole bir hayat yaşıyorsa, ortada bir yanlışlık var demektir.
- Her ayeti okurken, yol manasına gelen sünnet kelimesinin; Peygamberimizin rehberliğinde, Kur’an’ı anlamada ve hayata aktarmada izlenmesi gereken yol olduğunu bilerek okumak gerekir.
Okuma Parçası “Muhammed Kutub’un Kur’an İle Yolculuğu”
Benim Kur’an ile hikayem uzundur… Onu ilkin, dokuz yaşında, kendi kendime okumaya, başladım. Bir yönetici, açıklayıcı ve yardımcım yoktu… Bu, sırf kendi içimden gelen Allah’ın kitabını okuma saikiyle olmuştu. Mümkün olursa onu hıfz edecektim de.
Gerçekten Bakara suresinin ilk cüzünden bir kısmını ezberledim. Ama daha fazla ezberlemeye tahammül edemeyerek Allah’ın kitabını baştan sonuna kadar okuma arzuma engel olamadım. O sene yaz tatilinde Kur’an’ı baştan sona okudum.
Okuduğum büyük bir kısmından hiçbir şey anlamadığım apaçıktı. Kimse bana bir açıklama yapmamıştı ve kimseden de böyle bir şey yapmak için yardım istememiştim. Fakat bu durum beni okumayı sonuna kadar götürmekten alıkoymadı. Az anlamam, daha fazla kavrama isteğimi engellemedi. Bu okuyuşum esnasında Kur’an’ın belirli bölümleri beni daha çok üzerinde durmaya sevketti. Bu kısımları birkaç kez arada okudum ve kitapta yerini belirledim. Üzerinde durduğum yerlerden bir bölümü tamamen kıssalar kısmıydı. Özellikle Hz. Musa’nın kısası. O kıssanın varid olduğu her yer benim dikkatimi çekmişti. Büyücülerin yılan haline getirdikleri ipleriyle, Mûsa Peygamberin asasının onları yutması sahnesi hep gözümün önündeydi. Benim için bu kaçınılmaz bir manzaraydı. Birçok kereler o manzarayı gözümün önünde canlandırdım. Keza denizin yarılması ve her bölüğün büyük bir kitle halinde ayrılması. Ama içlerinden bir başka sahne daha çok beni çekiyordu. Benim o çocukça hayalim bu sahnenin en uzak noktalarına kadar açılıyor fakat onu bütünüyle ihata edemiyordu. Nasıl edebilirdi ki ben her seferinde o sahneyi yeniden kavramaya çalışıyordum ve her seferinde de derinden derine sarsılarak âyeti yeniden okumaya başlıyordum:
“Musa tayin ettiğimiz vakitte gelince Rabbi onunla konuşunca dedi ki: Rabbim! Bana kendini göster. Sana bakayım. Buyurdu ki: Beni katiyen göremezsin. Ama dağa bak! Eğer o yerinde kalırsa sen de beni görürsün. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Mûsa da baygın düştü. Ayılınca, dedi ki: Tenzih ederim seni. Sana tevbe ettim ve ben mü’minlerin ilkiyim.” (A’raf: 143) Ve ben her seferinde Mûsa ile birlikte dağa bakıyordum. Ve her seferinde dağın yerinde durup Musa’nın Rabb’ini görmesini bekliyordum. Ama bakıyordum ki dağ yerinde durmamış, dağın paramparça oluş şeklini hayal ediyordum ve neticede Musa baygın düşüyordu. Bir süre sonra ayılıncaya kadar baygınlığı devam ediyordu.
Bilmiyorum çocukken kaç kez Kur’an’daki Musa Peygamber kıssasını okumuştum ve yine bilmiyorum kaç kez A’râf suresi üzerinde özellikle durmuştum. Ama çok iyi hatırlıyorum ki; bu âyetleri her okuduğum da onu ilk defa okuyormuşum gibi zihnen izliyordum. Her seferinde dağın yerinde durmasını ve Musa’nın Rabbini görmesini bekliyordum. Halbuki önceki okumalarımda bunun olmadığını biliyordum. Ama yine de dağı paramparça eden şiddetli zelzelenin gelip Musa’nın Rabbini görmediğini ve neticede baygın düştüğünü öğreninceye kadar bekliyordum.
Bu dönem çocukça hayalleri ve sınırlı kavramlarıyla geçip gitti. 13-17 yaşları arasındaydı, delikanlılık merhalesinde bir kez daha bu kitaba döndüm, Bu sefer daha büyük kavrayışla ve daha değişik bir şekille. Bu dönemde ben ruhani bir atmosferde yaşıyordum ve sanata çok büyük önem veriyordum. Sürekli olarak ruhi bir aydınlıkla Allah’ın huzurunda hayal kuruyor, sürekli hayaller içerisinde yüzüyordum. Sanata çok büyük önem veriyordum. Bu dönemde artık normal olarak çocukluk esnasında anladığımdan daha çok şeyler anlıyordum Kur’an’dan. Ama o meczup halimle Kur’an’ın konuları üzerinde çocukluğum esnasında durduğum kadar dahi durmuyordum. Çünkü âyetler konularından ayrı olarak bir bütün halinde beni kendimden geçiriyordu.Bu sebeple Meryem suresi o zaman özel şekilde beni karşı konulmaz bir cazibe ile kendine çekiyordu. Diyebilirim ki; ben bu cazibeyi reddetmekten de pek hoşlanmıyordum. Bu surede bir yandan Zekeriya peygamberin doğuşu ve İsa peygamberin babasız yaratılışı mucizesi fevkalade dikkatimi çekmişti. Öte yandan bu surede son derece ahenkli bir musiki nağmesi hakimdi, Bunlara ilaveten Şeyh Rifatın okuyuşu ruhumda kelimelerle anlatılması mümkün olmayan derin etkiler bırakmıştı. Bugün bile bu sürenin baştan sona ruhumda yaptığı tesiri hissederim. Fakat bazı bölümleri benim bakımımdan daha çok etkiliydi. Bunların başında alfabetik harflerle başlayan sûrelerin hiç birisinde eşi bulunmayan başlangıç harfleri yer alıyor.
Aynı şekilde şu âyetlerin de bende derin etkiler bıraktığını hatırlıyorum: “Bir kısım kimseler Rahman çocuk edindi dediler. Andolsun ki ortaya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler paralanacak, yer yarılacak ve dağlar göçecekti. Rahmana çocuk isnad etmelerinden ötürü.“
Ve şu âyetler: “Muhakkak ki, iman edip sâlih amel işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır.” Buradaki nimetin hissi bir nimet olmadığı hemen dikkatimi çekiyordu. Bu nimet sevgili ve dostluk nimetiydi. Rahman’ın dostluğu… Ve benim içinde yaşadığım ruhi atmosferde bu kelimenin özel bir nağmesi ve tonu vardı.
O dönemde özel olarak bazı sureler beni çok cezbediyordu. Konuları bakımından değil, sadece anlatılıştaki akışın farklılığından dolayı.Bu süreler arasında Tâhâ, Furkan, Sâd, Fetih, Kâf, Necm ve Kamer sûreleri yer alıyordu. O günlerde müzikal ahenk bakımından ve ses tonu itibarıyla Meryem suresinden sonra benim hissimde zirveyi Necm Süresi temsil ediyordu. O surenin apayrı bir cazibesi vardı ruhum da.
Kalem suresindeki şu ifadelere gelince; Ruhum onunla beraber bir dua atmosferine giriyordu: “Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açmıştık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık da, su, belirtilen bir ölçüye göre birleşiverdi.” Öyleyse gökten boşanan ve yerden kaynayan sular mücerret birer su değildirler. Bu bir ölçüye göre tamamlanan bir kaderdir. Duyusal şekli su olsa da hakikatta o bir ölçüdür. Gökten inen su ve yerden fışkıran su… Gökten inen su yerden fışkıran su ile birleşince ölçü tamamlanıyor. Tıpkı elektrik akımının artı yüklü kutbu ile eksi yüklü kutbu temas eder etmez kıvılcımın çakması gibi, her şey bir ölçüye göre.
Bu da bir dönemdi, geldi geçti… Rûhi enginlikler ve hayatın sanat cephesiyle uğraşmalarla dolu olarak…
Sonraki dönemde de Kur’an’ın Allah düşüncesini araştırıyordum, üzerine eğildim. Onda Muharref Yahudilik, Hıristiyanlık, Hind Nirvanası ve Firavun ilahlarıyla Yunan ve Pers mitolojilerinden oluşan putperest dinlerin ve Budizm gibi öteki dinlerin ilah düşüncesiyle karşılaştırmalı olarak Allah fikrini araştırıyordum. Doğru veya yanlışlığın, derinlilik veya sığlığını bir kenara bırakalım. Bu meseleleri bugün kavradığım şekilde o gün kavradığımı iddia edemem. Fakat şu kadarını diyebilirim ki; benim bu dönemde Kur’an üzerine eğilmemi sağlayan neden Allah ve sıfatlarını tasavvur imkanının bulunup bulunmadığını araştırmaktı, Onun takdirinin kainatta nasıl cereyan ettiğini, kâinata hâkimiyetinin nasıl olduğunu tasavvur etmek mümkün olabilir miydi? Bu ifadelerle tasvir tasavvur nasıl olabilirdi?
Sonra beşer denilen yaratık… Neydi o? Sınırları, fonksiyonu ve bu kâinattaki varlığının değeri neden ibaretti?. Sonra…
Hayır ve şer… Güzellik ve çirkinlik… Bunlar mutlak değerler miydi, nisbi değerler miydi? İslamın ölçüleri Allah tarafından konulup belirlendiği için mi değerliydi yoksa kendiliğinden mi değerliydi? Bunun ölçüsü neydi? Bu değerleri kendisine göre ölçebileceğimiz hangi ölçü vardı? Kim yapmıştı bu ölçüyü? Kim böyle bir ölçüyü koyma hakkına sahipti? Ve âhiret hayatı… Zorunlu muydu? Dünya hayatında icra ettiği belirli bir rolü var mıydı? Yoksa sadece kâmil rabbani kısasın ve adaletli cezanın uyguladığı bir yerden mi ibaretti?
Ya ibadetler?… Sırf Allah farz kıldığı için mi yapılmalıydı, yoksa beşerin fıtratında mevcut bir arzu muydu? Allah emretmiş olmasa da insanda kulluk görevini yapma arzusu doğuştan mı mevcuttu?
Ya vahiy neydi? Nasıl gerçekleşiyordu? Beşer bünyesinde hangi mekanizma ilahi vahyi alabiliyordu? İnsan bünyesindeki bu gizli mekanizma neredeydi? Onun belirli bir yeri var mıydı? Bu mekanizma nasıl çalışıyordu?.. Nasıl alıyor ve nasıl koruyordu?…
Ve daha buna benzer bir yığın sorular… Sonra öğrendim ki, Kelâm bilginleri bu meselelere dalmışlar ve çoğu kere de hiçbir fayda sağlayamayan ve sadra şifa olmayan sözler söylemişlerdi… Yine bilahare öğrendim ki, sırf mücerred şekliyle bile bu konuları düşünmek, üzerinde çaba harcanması gerekmeyen boş bir düşünce şekliydi…
Anladım ki; bu kitap yani Kur’an birbirine bağlı topluca bir bütünlük ifade eden bir harikadır. Şekli tamamen dolduran, sahayı bütünüyle kuşatan. Daha önce sınırları ayrı ve farklı olarak.
Daha önce gördüğüm değişik ve farklı harikalardan değildi. Şümullü ve bir tek de harika, siz onun bir parçasını koparamıyorsunuz. Şu siyasettir, şu ekonomidir, şu sanattır, şu inançtır, şu şeriattır diyemiyorsunuz.
Bizi bu ayırımları yapmaya ve bu konular arasında sınırlar koymaya sevkeden şey yalnızca ilmî ve akli araştırma zaruretiydi. Bu nedenle daha önce İslam hukukunda ibadet ve muamelat ayırımı yapılmıştı. Sonra çağdaş düşüncede siyasi, ekonomik ve içtimai ayırımı yapıldı. Gerçekte bu ayırımlardan hiçbirisi yoktur. Kur’an bir tek ve kapsamlı bir kitaptır. Bütün bunlar onun içinde tam bir iç içelikle yer alır. Bir kısmını diğerinden ayırmak mümkün olmaz. Tıpkı canlı bir organizmanın bir parçasını diğerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi… Sadece ilmi araştırma zarureti bu ayırıma neden olmuştur. Organizma için siz, şu el, şu kol, şu göz, şu diş diye bir ayırım yapabilirsiniz. Ancak diş bakımından farklı da olsa organizmanın her bölümünün birbiriyle sıkı bir bağlantısı vardır. Öyle ki, siz bir parçasını koparıpta tek başı na şu eldir, şu koldur, şu gözdür, şu diştir diyemezsiniz. Ancak canlılık vasfını kaldırırsanız bunu demeniz mümkündür ki o zaman da organizma ölür.
Organizmayı bir bütün halinde birleştiren damarlar, bu damarlarda bir bütün halinde akan kanlar vardır… Vücudu birbirine bağlayan sinirler ve diğer mekanizmalar vardır ve her bölüm duyumlarını diğer bölümlere iletir…
Kur’an da böyledir. En güzel örnek Allah’ın örneğidir. O bir tek ve şumullü kitaptır. Siz âyetlerden bir kısmına «şunlar ahkam âyetleridir» diyebilirsiniz. «Şunlar aile münasebetlerini tanzim eden âyetlerdir. Şunlar Allah’ın insan üzerindeki nimetlerinden sözeden âyetlerdir. Şunlar Allah’ın kâinattaki âyetlerini düşünme ye sevkeden âyetlerdir» diyebilirsiniz… Ve siz bütün bu söylediklerinizde doğrusunuz. Bunda hiç şüphe yok….
Fakat Kur’an’ı yeniden bir kere daha okuyunuz. Bizim bu dersler esnasındaki arkadaşlığımızda düşündüğümüz gibi düşününüz. O zaman göreceksiniz ki Kur’an’da birbirinden ayrı hiçbir şey yoktur. Başlıbaşına bir yapı olarak ancak ilmi araştırma zarureti sizi ayırım yapmaya sevk edebilir. Hepsini birleştiren damarlar ve bağlar vardır ve bütün konuları içeren tek bir akış vardır. Ve bu bütün Kur’an’ın kendisidir. Bu husus benim hissimde yeni bir gerçek olarak belirdi. Halbuki bu kitabı inceleyen herkesin hissinden bedihi olarak yerleşmesi gereken bir husustur. Ve aniden bu dersler esnasında anladım ki benim çocukluktan bu kitabla olan ve uzun süren arkadaşlığım birleşerek tek bir kapsamlı, bütün tasvir imkanı sağladı.
Çocukluk anındaki duruşlar, gençlikteki gezişler, sanat telakkileri mücerret akıl araştırmaları, insan üzerindeki etüdler, ekonomi sosyoloji, psikoloji, terbiye ve sanat incelemeleri, bütün bunlar şu anda gelebilir. Ama tek bir tabloda bir bütün halinde sırt sırta vermiş ve ard arda dizilmiş bir ordu halinde. Parçalar ve bölümler halinde değil… O zaman bu Kur’an’ın delaleti daha bir açıklık, daha bir derinlik, daha bir incelik kazanıyor…
Bu kitabla benim uzun hikayem bundan ibaret. Önümüzdeki sayfalar (Kur’an Araştırmaları Kitabı-Mekki Ayetler) bu uzun hikayenin özetidir. Onu takdim ederken tereddüt içerisindeydim. Hala okuyucu için yeterli olduğuna tam olarak inanmış değilim. Hangi yeterlilikten söz edebilirim? Ve ben hala Kur’an’ın gölgesinde yaşamak isteyenlerin benden ve bu gibi kitaplardan müstağni oldukları kanaatine sahibim.
Öyleyse şu sayfalarda maksadım birer anahtar olmaktan öte bir şey değildir. Okuyucuya Kur’an’ı düşünmede yardımcı olabilecek anahtar… Yardım ancak Allahtandır. Ona dayanırım ve ona sığınırım.
Şüphesiz, Ramazan ayı, her yıl sadece bir kez gelecek olan bir fırsattır. Gelecek yıl ise nerede olacağımızı bilmiyoruz. Haydi, bu güzel fırsattan güzel bir şekilde istifade edelim. Hayırlı Ramazanlar dileriz… ☺️🌙